Hayaller, Gerçekler ve Bilginin Gücü December 27, 2008
Posted by Murat in : Tarih, Hayata Dair, Teknoloji , comments closed
Hayal edebildiğin kadar varsın derler. Bunun sebebi hayal edebilmek ve düşünebilmek için bilgiye olan ihtiyaçtır. Hiç bir konuda bilgisi olmayanlar nasıl hayal edebilirler ki? İnsanların edindikleri bilgi ve tecrübeler hayallerini ve bu hayallerde hayatlarını şekillendirir. Medeniyetten uzakta bir çok insan çoğu zaman şehirlerde ki insanlardan daha mutlular yaşadıkları söylenebilir. Çünkü bilgi ve tecrübeleri ile hayal ettiklerine ulaşmak şehirde yaşayanlardan daha kolaydır. Bir araştırmaya göre kırsalda yaşayan insanlar televizyon yayınlarının yaygınlaşmasından önce daha mutlularmış. Görünen o ki kapitalizmin gölgesinde sürekli tüketmeye teşvik etmek amacıyla bilgi bombardımanına tutulan insanlığın hayalleri, tıpkı ihtiyaçları gibi sınır tanımamaya başlamış durumdadır. Bu da insanların sahip olamayacakları şeylerin görmeleri, onlar hakkında bilgi sahibi olmaları nedeniyle hayatlarında mutsuz olmak için gerekçe sahibi olmaktadırlar. Bunun nedeni insanların birer tüketim canavarlarına dönüşmeleridir. Tüm insanlar sorduğunuzda mutlu olmak istediklerini belirtirler. Ancak mutluluk hedefleyen insanlar zamanla arzularının kölesi olup, elindekilerin kıymetini bilemez hale gelip mutsuz olmaktadırlar. Sanal mutluluklar, hayaller ve başkaları gibi yaşamak peşinde koşarlar. Uyuşturucuların (buna sinema, internet, çikolata ve aşırı yeme alışkanlığı dahil edilebilir) bu kadar yaygınlaşmasının sebebi sanırım budur.
İnsanları tüketmeye iten bilginin geldiği kanallar olan televizyon, gazete, internet ve hertürlü medya organı insanları eğitme konusunda okullardan, üniversitelerden daha güçlüdür. Günümüzde bebeklikten itibaren bu bilgi bombardımanına tutuluyoruz. Ta ki ölene kadar. Artık öyle bir zamandayız ki neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenmek için bile düşünmek yerine televizyonda söylenenlere inanıyoruz. Aslında çok faydalı amaçlarla kullanılabilecek olan medya, günümüzde Matrix isimli filmde ki gibi insanları kendi gerçekliğinde tutup sistemi tehdit etmeyecek şekilde insanları programlamaktadır. Teknolojinin hızlı gelişimi ile mobil iletişim artık medyanın bilgi bombardımanının yeni kanalı olmakta ve her şartta bilgi insanlara ulaştırılmaktadır. Edinilen bilgi dünya gerçeklerini yorumlarken insanlar tarafından kullanılmakta ve yaşarken verdiğimiz tüm kararları etkilemektedir. Öyle ki hayallerimiz bile bundan etkilenmektedir. Örneğin, Naziler İngiltere’i vurmak için füzeleri hayal etmişler ve V1 roketini geliştirmişlerdir. Çinliler Hunlar’dan o kadar çok korkmuşlardır ki binlerce insanın hayatı pahasına Çin seddini yapmışlardır. Haçlılar Kudüs’ü ele geçirmek için o kadar inanmışlardır ki tarihin en kanlı savaşlarını yapmışlardır. Hepsi edinilen bilgi ve bu bilgi çerçevesinde hayallerin, isteklerin manipülasyonu sonucudur. Tarih birilerinin yaydığı bilginin insanların inanç ve hayallerini etkilemesiyle yazılmaktadır. Vatikan tanrının arkalarında olduğunu söyleyerek insanları başkalarını öldürmeleri için yollara dökmüş, sadece yahudi ve müslümanları değil, ortodoks hristiyanları bile öldürtmüştür.
Gelecekte petrol, su ve gıda için savaşlar yapılabilir. Ama bence en büyük savaşlar kirletilmiş bilgi nedeniyle çıkacaktır. Bundan korunmanın yolu sağlıklı ve temiz bilgilerle beslenmekten geçmektedir. Hayallerimize sınır koymadan, başkalarının istediklerini hayal edip elde etmeye çalışmak yerine kendi gerçekliğimizi yaşamalıyız bence. Bu ne kadar mümkün? Bilemiyorum. Başta aile, sevdiklerimiz, çevre, devlet nasıl yaşamamız gerektiğini söylüyor zaten. Neden yorulalım ki?
Not: Media is Heroin isimli resim http://otvav.files.wordpress.com/2007/02/85medya.jpg adresinden alınmıştır.
Tarih derslerini yalanlayan yer. September 18, 2006
Posted by Murat in : Tarih , add a commentŞanlıurfa yakınlarında bulunan Göbeklitepe Höyüğü, bizlere tarih derslerinde öğretilen, ‘göçebe toplulukların, tarımı öğrenerek yerleşik yaşama geçtiği’ tezini adeta yalanlıyor.
Tarih derslerinde yıllardan beri, göçebe toplulukların, tarımı öğrenerek yerleşik yaşama geçtiği öğretilir bizlere. Oysa Şanlıurfa yakınlarında bulunan Göbeklitepe Höyüğü, bütün bu öğretilenleri yalanlar nitelikte. Bölgede 1995 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsünden H. Hauptmann başkanlığında başlayan kazılar, günümüzde de Alman Arkeolog Dr. Klaus Schmidt başkanlığında devam ediyor.
![]()
Göbeklitepe Höyüğü araştırılana kadar, yerleşik yaşama geçişin, çiftçiliğin ve hayvancılığın ortaya çıkmasıyla birlikte gerçekleştiği düşünülüyordu. Schmidt’e göre ise yerleşik yaşama geçiş, avcı-toplayıcı toplulukların, dinsel törenlere katılmak için Göbeklitepe gibi dinî merkezlerde düzenli olarak bir araya gelmelerinin sonucudur. Tabiî ki böyle kalabalık grupları, çevredeki yiyecek kaynakları ve av hayvanlarıyla beslemek olanaksızdı. Böyle olunca da, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, burada yaşayan topluluklar tarım ve hayvancılığa yöneldi. Bölgede yapılan araştırmalar, önemli kültür bitkisi olan ve yüzlerce genetik varyasyonu bulunan buğdayın atasının, ilk olarak Göbeklitepe’nin eteklerinde yetiştiğini ortaya çıkardı. Norveçli moleküler biyolog Manfred Heun’un genetik araştırmaları sonucunda ortaya çıkan bu bulgu, Schmidt’in görüşlerini destekler nitelikte.
![]()
İnsanların Göbeklitepe’yi yaşam mahalli olarak kullandığına dair herhangi bir bulguya rastlanmadı. Göbeklitepe, sadece belli zamanlarda bir araya gelinen dinsel törenlerin yapıldığı dinsel bir merkezdi. Höyüğün en önemli buluntusu tabiî ki törenlerin yapıldığı tapınaktır. Duvarlarının kalınlığı 1.4 metre olan on iki metre boyundaki tapınağın içinde, ‘T’ şekilli kabartmalı sütunlar bulunuyor.
Sadece çanak-çömleksiz neolitiğe ait evreler içeren Göbeklitepe, 11 bin yıl öncesine tarihlendiriliyor. O dönem insanları çanak-çömlek yapmayı bilmiyorlardı. Bu yüzden de yaşadıkları dönem, çanak-çömleksiz neolitik olarak adlandırılır. Bu dönem günümüzden önce 8 bin altı yüz ile 11 bin iki yüz yılları arasını kapsar.
Şurası kesin ki mimarî yerleşik yaşamla birlikte ortaya çıkmadı, ondan önce de vardı. Dahası, insanlığın kültürel gelişimi/uygarlık, Akdeniz’in doğu kıyıları gibi tek bir bölgede değil, birçok çekirdek bölgede ortaya çıktı. Bu çekirdek bölgelerden biri de Güneydoğu Anadolu. Bu coğrafyada araştırılmamış daha birçok höyük var. Araştırmalar arttıkça, arkeoloji bilimi günbegün yeni bulgular ortaya koyacak ve tarihin kapılarını aralayarak bizleri daha fazla aydınlatacak.
‘YERLEŞİK BİLGİLERİ ALTÜST EDECEK BULUNTULAR’
Şanlıurfa Kültür ve Turizm Müdürü Selami Yıldız ise, Göbeklitepe’de sürdürülen arkeolojik kazılarda, “Tarih öncesi yaşam ve uygarlığa geçişle ilgili yerleşik bilgileri altüst edecek buluntulara” rastlanıldığını söyledi.
Yıldız, yaptığı açıklamada, bölgenin Milattan Önce 9 bin 500, yani günümüzden 11 bin 500 yıl öncesindeki Neolotik döneme ait bir yerleşim merkezi olduğunun tespit edildiğini belirtti.
Şanlıurfa il merkezinin 15 kilometre kuzeydoğusunda, Örencik köyünün yakınlarında bulunan Göbeklitepe’nin adını bölgede bulunan “taş yatır mezardan” aldığını anımsatan Yıldız, kazı alanının ilk kez 1963 yılında İstanbul ile Chicago üniversitelerinin karma projesinde gerçekleştirilen yüzey araştırmasında bulunduğunu, 1995 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Arkeolog Doç. Dr. Klaus Schmidt danışmanlığında kazı çalışmalarına başlanılmasının kararlaştırıldığını kaydetti.
‘KAZI BU HIZLA DEVAM EDERSE 1000 YIL SÜRER’
Kazı çalışmalarının finansmanının Alman Arkeoloji Enstitüsü’nce karşılandığını hatırlatan Yıldız, şöyle devam etti:
“Cilalı Taş dönemine yani çanak çömleksiz dönem diye tabir edilen Neolotik dönemli Göbeklitepe yerleşimi 80 bin metrekarelik alanı kapsamaktadır. 1996 yılından bu yana her yıl ancak 2 aylık süre zarfıyla sınırlı yapılan arkeolojik kazılarla, bu alanın ancak yüzde 1’inde arkeolojik kazı yapılmıştır. Bu hızla devam edecek kazı, basit hesaplamayla 1000 yıl gibi süreyi göstermektedir. Kazı çalışmalarının daha profesyonel şekilde ele alınıp, hızla yapılması gerekir.”
BÖLGENİN DİNSEL BİR MERKEZ OLDUĞU KANISI…
Bölgede bugüne kadar çapları 15 metreye varan 5 alanın ortaya çıkarıldığını bildiren Yıldız, şöyle devam etti: “Yapılan arkeolojik kazılar olağan dışı buluntularıyla, bölgenin dinsel bir merkez olduğu kanısını uyandırmaktadır. Kazılarda ele geçen alet ve artıkların iyi kalitede çakmaktaşından yapıldığı anlaşılmaktadır. Bazalttan satır, havan, öğütme taşı gibi yüzey buluntularının yanı sıra kazıda, kazı bezekli taş kap parçaları gibi bazalt ve kireç taşından çok zengin çeşitlenmesi olan buluntular elde edilmiştir. Ayrıca çıkarılan ilginç buluntular arasında timsahı temsil eden bir sürüngen kabartması, ağzı açık, dişleri korkutucu şekilde betimlenen bir canavar kafatası, erkeklik organı abartılı olarak tasvir edilmiş bir heykelcik gibi o dönem insanlarının inançlarını yansıtan buluntulardır. Göbeklitepe’de sürdürülen arkeolojik kazılarda, tarih öncesi yaşam ve uygarlığa geçişle ilgili yerleşik bilgileri altüst edecek buluntulara rastlanıldı.”
DÜNYANIN BİLİNEN EN BÜYÜK VE EN ESKİ TAPINAĞI
![]()
Yerleşkede yapılan her keşfin arkeoloji dünyasındaki mevcut bilgilerin yenilenmesine vesile olduğunu öne süren Yıldız, “İnsanoğlunun tek tanrılı dinlerden önceki çok tanrılı döneme ait ilk tapınağı, Milattan Önce 5 bin yıl tarihli Malta Adası’ndaki tapınak olarak biliniyordu. Göbeklitepe’de gerçekleştirilen kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan tapınağın, dünyanın bilinen en büyük ve en eski olma özelliğini taşıdığı bilimsel verilerle kanıtlandı” şeklinde konuştu.
E. TURHAN ÜLGÜR / İÜ Edebiyat Fak. Protohistorya ve Önasya Ark. & http://www.ntv.com.tr/news/375759.asp
ABD - Osmanlı İmparatorluğu Antlaşması October 18, 2005
Posted by Murat in : Tarih , 2comments

Yıl, 1783… Avrupa standartlarına göre mütevazi da olsa, yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde tek başına bayrak gezdirmeye başladı…
Daha 25 Temmuz 1785′te, Atlantik’te Cadiz açıklarında, bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirildi. Bu gemi, Boston limanına bağlı, Kaptan Isaak Stevens’in idaresindeki Maria idi. Arkasından, Philadelphia limanına bağlı, Kaptan O’Brien’in Dauphin’i de ayni akibete uğradı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlılarin eline geçti…
Kongre, 27 Mart 1794 yılında, Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için, Başkan George Washington’a 700.000 altına yakın harcama yetkisi verdi.
Osmanlıların oluşturduğu deniz tehdidi sayesinde, ABD donanmasının temelleri atılıyordu. 5 Eylül 1795′te ABD bu tehdide karşı bir anlaşma yapmayı kabul etti. Bu anlasmaya göre ABD, Cezayir’deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik’te, gerekse Akdeniz’de ABD sancağı taşıyan hiçbir tekneye dokunulmaması karşılığında, 642.000 altın ve yılda 12.000 Osmanlı
altını (216.000 dolar)ödeyecekti.
Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan anlaşmaya, Başkan George Washington
ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı imza koydular…
Böylece ABD yıllık vergiye bağlanmış oldu. Bu, ABD’nin iki asrı aşkın tarihinde, yabancı bir dille imzalanan tek anlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir…
İşte;
ABD tarihinde kendi dilinde olmayan tek uluslararasi anlaşma Türkçe’dir ve ABD tarihinde vergi vermeyi kabul ettigi tek ülke Osmanlı İmparatorluğu’dur….
ABD başkanı Corc Vaşington Efendi Osmanlı imparatoru tarafından muhatap görülmemiş ve anlaşma Cezayir beylerbeyi tarafından imzalanmıştır.
Yale Üniversitesi’ne ait aşağıdaki adreslerden daha fazla bilgiye erişebilirsiniz.
http://www.yale.edu/lawweb/avalon/diplomacy/barbary/bar1795t.htm
http://www.yale.edu/lawweb/avalon/diplomacy/barbary/bar1795n.htm#n1
